Hayat’a bakış açısı…Hayat’ın ne târifi…ne yeteri…ne de kendisi olmama ihtimâli ve gerçeğindeyse…Buna rağmen “Bakış Açın-Açıları Hayat mı?!.”Anlaşılmasını anlatmaya bağlayamayan yaşam algılarımız, yaşadım-yaşıyorum algılarımız; sağ salim ulaşamamış bakış açılarının derecelerinde “tamamdır bigeç’li..!” haksız gurûrunda ilerlerken…İşin ilginç olanı ve merâk dahi oluşturmayanı “hayata bakış açısı hayat?!.”tır kaç bilinmezli denkliği ve bu denksizlikten çıkan çözümsüzlükler yumağı!.. Birçok sanılanın zânlarla dolu yığın olduğu izlenimli gerçeğindeki konu… Sıradanlaşan ve “benim hayata bakış açım şöyle ve şöyledir..!” kesinliğini sunabilen ama ki hemen’likten çabuk, bu kadar kesin ve keskin derecede oluşması ve doğruluğu tartışılır bir mevzûyken…Benim, senin, onun yaşadığı çerçeveler; bir yön kararında kaldığı sürece bir bütünlüğü içermezken, ne önemi olurdu; hayata bakış açılarının?!.Bu hayat düşüncesi aynılaşmaktan fazlası olamayacak ve bizi biz etmeyecek durumdaysa da mı, gerekli görülürdü birilerinin bakışı?!.Aynı göz, aynı yürek ve aynı özde yoğrulmuş insanlık aynı genişlikte hayat algısında ve paydasında, özümseyebildiği tadlarda fark ve bütününde fark kadar olabilmeliydi…Şu kişi ya da bu kişice değil, belki ana kaynaktan gelişin geri dönüş yolundaki hâlleriyle, hâllerinde…Sırf bir yönüyle değil, tamamına yakınında…Bakmak; görme keskinliğini yitirdiği vakitlerden beridir popülerliğini sürdüren, kıtlık zamanının kısıtlı imkânlarından yararlanılması şekline bürünüyordu, bürünmüştü...Bu yararın ,zararda büyüdüğü sessizliğin son radde de çığlık çığlığa ses verdiği duyulacak ,şaşkın bırakacak, sonrasına nâfile kılacak olması kaçınılmazdı…tabiî olarak bunu farkedebilene helâl olsun.Her konuda ve bu konuda kendimizden o kadar emîniz ki, emîn oluşumuzu düşünmeye, düşünüp değerlendirmeye fırsatımız yok…Hep belli kalıpların sunulduğu ve bu kalıpların sorgusuz kabûl buyrulduğu, bilinçli olmanın rikkâtte olduğu istidât ya da istidâtsızlık var mıydı, varsa da yitiği neden duyulmadı; sorularını haklı kılıyordu…Boş bakışlara esîr kılınan görebilmek vâsfında…Hepsinin ileri boyutunun beklenen döngüsü şu mihvâlde: Sâdenin sâdecesi değil sâdece bak ve bakabil..! fazlasında ne iş, ne de gerek vardır intibâ’sına inân!.. Mesâjı ve mesâjında ilerleyiş yanılgısı…Açılar..! açılar… sırf sayısal literatür olmaktan çıkabilseydi, yaşanılan nefeste kendine yer bulacaktı..! Durum böyle olunca bir terimden fazlasını istiyor ve bir terime indirgenemeyeceğini saklıyor olacaktı ki, böyle de oluyordu…Belli şeylere indekslemekle kendi olamıyordu açılar… Yaşamsız her kelime ya da her kelimesiz yaşam, dilde kalmaya mecbûr oluyor… Aslônan’ında kaybetmekle yanıyordu….Bir açıdan bakmak… Aynı yöndeki bakış açısı, olduğu yerde koşmak etkisi, tepkisi…bu açı,bu hâlsizliğiyle üç yüz altmış beş derecelikte olsa yine de sınır ihtivâ eder. Yönü değişmeyen açının genişlemesinin ne ehemmiyeti olurdu ki?!.Açıyı genişletecek fikriyâtın gerçeğine istekten intibâ ve intibâdaki itinâ sorumluluğu olmalı değil miydi!?.Bakış açısı mevzûsu nedenine ya da hesâbına yetkin dikkâti sunmayı gerektirecek konudur. Belki de bilemediğimiz; istifâde edeceğimiz nîce konudan fazlasına gerek duyulur-duyulacakken ve buna nazâran bu gerçeklikte gereği bilemeyecek üstünkörülüğü doğuracaktır…Gerçeğinde ve öylesindeki böyle olmayış, olamadığı inândırıcılığını bilip, anlamak ve ayırt edebilmek gerekiyordu… Hem, çerçeveyi genişletmek zorluğundan kolayı değildi ki…Hangi yönden ve hangi perspektiften genişletildiği de önem ihtivâ ediyor olmalı ve bu ölçüden dikkâtinde sınırı bildirmeliydi…Nedendir,ne denir;araştıran sorgusu da bir yerde kendi kendine kıyıyor;en başa gidip çözüm oluşturacak neden ve sebep döngüsü ise de olmuyordu…Her bir neden nedenine bir kement izlenimi veriyormuş gibiydi…Bir neden diğerine kement… Öncesine sonrasından hile gibidir,bilinen ya da söylenenin “has terâzi’den”nasîbsiz kalmasıyla.Bu hesâb ve çizgisel ilerleyemeyişte’ki durumu çağrıştıran hayat derken”Bayat”izlenimi uyandırıveren tüm yaşanmışlıkların dışında olmalıydı.Bunun dışında olamayışı “Hay’at..!”Hayattaki o “Hây..!” Sesinin “at’an” kalp misâli cân bulmasını ve cân’a sebep kılınışına atıfta bulunuşunu duyurmaz kılan sağırlıkla sonuçlandırıyor… Ve duyulmayan Hây’daki hayat, kısmî felç ile yetilerini kaybeden kuru nefeslere dönüyordu,beşerce ve beşer’e ulaşan,ancak kalabildiği kadarıyla…Suyu istemeyen toprak görülmüş müydü bilinmez… Ama taşlaşan toprağın bağrındaki tohumu çürütmeye niyetli “kesinli hayata bakış açısı..!”ve nitelendirilişi ne kadarıyla boşlukta, nasıldır yankı buluyordu..? Yanılgılarında öylesi bir durum ki,tamamını gösteren parça nümûnelikle; “Hayreti de şaşkın kılan haşyetsizlik hissinin gölgesinde..!”kalıyordu…Sâlihâ ÇOŞKUN
Yorum yazarak
topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Ordu hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yorum Yazın